Çok eşlilik, muhafazakar zamparalığa bir kılıftır

Antikapitalist Müslümanların fikir babası İlahiyatçı İhsan Eliaçık Rotahaber'e çarpıcı açıklamalarda bulundu. Namaz ve oruç gibi ibadetleri yapmamanın cezası olmadığını söyleyen Eliaçık, Milli İstihbarat Teşkilatının da hükümete çalıştığını ve fırıldakların merkezi olduğunu söyledi.
Bu haber 2014-07-24 17:50:10 eklenmiş ve 1700 kez görüntülenmiştir.
Malum Ramazan ayını idrak etmekteyiz. Dini meseleler merkez medyada sadece Ramazan ayında gündeme gelir. Televizyonlarda, gazetelerde ilahiyatçılar bol bol boy gösterir. Ancak konuşulan konular "sakız orucu bozar mı?" yüzeyselliğinden öteye geçmez. Zaten medyada karşımıza çıkan ilahiyatçılar da dini meseleleri genelde yüzeysel biçimde anlatırlar. Anlattıkları şeyler de büyük ölçüde teferruattan öteye geçmez. Ancak farklı ilahiyatçılar da yok değil. Recep İhsan Eliaçık hoca da bunlardan biri.  Eliaçık gündeme Gezi olaylarında "Antikapitalist Müslümanlar Hareketinin" fikri önderi olarak geldi. Tabii ki ilk kez bu olaylarla ortaya çıkmış değil. Zira 20 kitabı olan ve ciddi bir kitleye hitap eden bir araştırmacıdır Eliaçık.  Eliaçık'ın görüşleri ve düşünceleri sarsıcıdır. Sıradan ilahiyatçılar gibi konuşmadığı için toplum tarafından "persona non grata" yani istenmeyen adam gibi görülüyor olabilir. Fakat kendisinin iddiasına göre o daha önce İslam'ın önemli önderlerinin söylediği şeyleri tekrar ediyor.

Yani yeni şeyler söylemediğini, bilakis Kur'an'da yer alan ve yaşanmış doğru İslamiyet'i anlattığını özellikle vurguluyor. Eliaçık'ın bilhassa fıkıh konularındaki görüşlerini kabul edip hazmetmek, günümüz Müslümanları için çok mümkün görünmüyor. Ancak bu ilginç görüşleri büsbütün reddetmek yerine bence kulak verip ne demek istediğini anlamak gerekiyor.
Eliaçık ile Fatih'te sahibi olduğu İnşa Yayınları'nda görüştüm. Sahibi diyorum fakat böyle bir hali yoktu. Eliaçık İnşa Yayınları'nda ilginç bir sistem kurmuş. Burada çalıştırdığı insanlar genelde sokak çocukları ve (Afrikalı ve Suriyeli) göçmenler... Ancak onları sömürmek için değil, onlara fırsat vermek için çalıştırıyor. Bu ülkede bulunup da yaşama fırsatı olmayan insanlara tutunma şansı sunuyor. Onlarla patron-işveren ilişkisi içinde olmadığını gözlemledim. Kendi deyimiyle, "yayınevi için gerekli olan ve zaruri ihtiyaçları çıkardıktan sonra geri kalan gelirleri burada çalışan arkadaşlarıyla paylaşıyor". Bu, Eliaçık'ın yaşam biçimi ve ekonomi felsefesi aynı zamanda. "İhtiyaçtan fazlasını bağışlamak" olarak özetlenecek Kur'ani düsturu benimsiyor.

Eliaçık'ın birbirinden kışkırtıcı görüşlerini ve sarsıcı düşüncelerini dikkatle okumanızı temenni ediyorum. Söyleşi uzun olduğundan ikiye böldüm. Bugünkü bölümde genelde fıkhi konular yer alıyor. Yarın ise siyasi ve içtimai konulara ve gündeme değineceğiz. Lafı daha fazla uzatmadan sizi İhsan Eliaçık hoca ile yaptığımız söyleşiyle başbaşa bırakıyorum...
Sizin bir teziniz var. Din yaşamdan ibarettir diyorsunuz. Bu ilkeleri de Musa Aleyhisselama verilen ve Neml Suresi 12. Ayet'de yerini bulan 9 kuralla açıklıyorsunuz. Bu durumda ibadetler füruat mı? Yani yapma zorunluluğu yok mu?

Biz din ve ibadet kavramına bir tanım getiriyoruz. Bu getirdiğimiz tanım çerçevesinde anlaşılması lazım. Kur’an’da din ve ibadet, şu anda piyasada yaygın olan şekliyle kullanılmıyor. Din yaşam biçimi olarak kullanılıyor. İbadet de hayatın içinde yaptığımız iyi işler anlamında kullanılıyor. Bunlara bir de ek olarak nüsuk ya da menasik diye bir kavram var. Biz ibadet ile nüsuku birbirinden ayırıyoruz. Bu ayrım ne dini çevrelerce, ne ilahiyatça ne de diyanetçe hiçbir yerde yapılmıyor. İkisi birbirine karıştırılarak anlatılıyor. Nüsuk tekrar edilen hareketler demek. Batı dillerinde buna aşağı yukarı ritüel deniliyor. Klasik fıkıhta hacta yapılan işlere genellikle menasik deniliyor. Fakat İslam’daki ritüellerin tamamı hacda zaten yerine getiriliyor. Dolayısıyla Kur’an’da kullanıldığı yerleri de araştırdım. Sekiz yerde nüsuk kelimesi kullanılıyor. 278 yerde de ibadet kelimesi kullanılıyor. Nüsuk kelimesinin kullanıldığı yerlerde Namaz, oruç, hac, kurban gibi ifadeler geçiyor. Ama ibadet kelimesinin kullanıldığı 278 yerde namaz, oruç, hac, kurban geçmiyor. Mesela hahamlar ve rahiplere ibadet etmek, Peygamberlere ibadet etmek, şeytana ibadet etmek, tağuta ibadet etmek gibi kavramlarda kullanılıyor. Kullanılan yerler oldukça farklıdır. Din, ibadet ve nüsuk ayrımından yola çıkarak, Kur’an’da geçen namaz, oruç, hac, başörtüsü gibi hükümler ibadet olmuyor bu tanıma göre. Bunlar nüsuk oluyor. Yani Müslümanların yerine getirmesi gereken bir takım ritüeller oluyor. Evet hepsi teferruattır. Dinin aslı o 9 kuralda ortaya çıkıyor. Onların hepsi de insan haklarıyla ve insanların birbirilerine karşı davranışlarıyla ilgili konular oluyor. Diğerleri ise kişinin Allah ile arasındaki bir şeydir. Nüsukların hiçbirinin cezası yoktur.

NAMAZ KILMAYANA ORUÇ TUTMAYANA CEZA YOKTUR

Nasıl oluyor? Bu nüsuklar da farz değil mi, Allah’ın emri değil mi? Nasıl cezası olmaz?
Kur’an baştan sonra Allah’ın emridir. Evet bunlar da Allah’ın emridir ama İslam’ın şiarı değildir. Namaz kılmayana ceza yoktur. Oruç tutmayana ceza yoktur. Hacca gitmeyene ceza yoktur. Başörtüsü takmayana ceza yoktur. Bunların cezası da yoktur, kazası da yoktur. Şahsidir, özeldir ve gönüllüdür. "Din ve ibadet denince neden namaz, oruç, hac, başörtüsü, cüppe, sakal vs. birkaç şeklî ibadet ve görüntüden başka bir şey düşünülemiyor?" diyorsunuz. Peki ne gelsin akıllara? Doğruluk, dürüstlük, ahlak, adalet, yalan söylememek, adam öldürmemek, emeği çalmamak, kul hakkı yememek, alın teriyle geçinmek akla gelmeli… Niye din deyince bunlar akla gelmiyor da, hemen namaz, oruç, hac akla geliyor? Ben bunların hiçbiri Kur’an’da yok demiyorum. Vardır. Ama şu anki dindarların abarttığı kadar birinci sırada değildir. Birinci sırada olması gereken diğerleri olmalıdır. Dinin yapılması gereken ilk 15 tane emri derseniz, ilk 9 sırada o Musa’ya verilen ayetler gelir. İslam’ın beş şartı falan diye bir şey yok. Kolaylık olsun diye alimler tarafından sıralanmış. Beş şart, otuz iki farz var, elli iki farz var falan… Doğru olmak, dürüst olmak, haksızlığa itiraz etmek, kul hakkı yememek, yalan söylememek, faiz yememek, zina işlememek… İşte bunlar da İslam’ın şartı. İslam şartı denildiği zaman bunları da sıralayabilirsiniz.

KUR'AN'DA KURBAN KESMEK HAYVAN BOĞAZLAMAK DEMEK DEĞİLDİR

Kur'an'da bir Kurban haritası çıkarıyorsunuz. Ama sonunu muğlak bırakmışsınız. Kur'an'da hayvan boğazlamak anlamında kurban yok mu?

Kurban Hac ile sınırlıdır. Hayvan kesilmesi istenmiyor. Kurban ayetleri haritası diye bir yazım var. Uzun uzun açıklamıştım. Benim görüşüme göre hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek yok. Bayramda illaki kurban kesmeye gerek yok. Kurban bayramında illaki kurban kesmeye gerek yok. Kurban yakınlaşmak demek. Eşinle, dostunla, komşunla, akrabalarınla, çoluk çocuğunla yakınlaşıp muhabbet ortamı oluşturup, garibanları bulup yardım etmektir. Peygamberimiz bir kere kurban kesmiştir. Onu da hacca gitmeye niyetlenip de gidemediği zaman kesmiştir. Sanıldığı gibi değildir yani. Peygamberimiz zamanında her yer böyle kan gölü oluyor falan değildi. Kur’an’da Kurban ayetlerini tek tek inceledim. Bir çoğu parantez içindedir kurban kelimelerinin. Kur’an’da geçmediği halde meallere geçirilmiştir. 10 yerde geçiyorsa kurban sekiz tanesi parantez içindedir. Üzerinde Allah’ın adı anılanlar deniliyor mesela. Bunu kurban olarak yazıyorlar. Halbuki kurban demiyor. Üzerinde Allah isminin anılması çok eski bir kültür. Ta Sümerlerden beri gelen, Kabe’de yerleşik bir kültür. Kabe’ye getirilen canlı hayvanların Allah’a adanmasıdır. Allah malı, kamu malı haline gelmesi ve yoksullara gidecek mal olarak tayin edilmesidir. İki tane deve getiriliyor Kabe’ye bağlıyor, bunu Allah’a adadım diyor. Yoksullar gelecek, o iki deveyi ihtiyacı olan alacak.

Bu kamulaştırmaya benzedi…

Ha çok güzel söylediniz. Bu gerçek kamulaştırmadır işte. Adamın malını Kabe’ye getirip kamulaştırması ve ihtiyacı olanların gelip onu oradan alması demektir. Şimdi üzerinde Allah’ın ismini anarak kesin deniyor. Kesin denmiyor ki, canlı canlı getir hediye et deniyor. Kabe’ye getirilip hediye edilen kurbandır. Hidayete eren kişi hediye eder. Hidayet ile hediye arasında kelime bağlantısı var. Hidayete eren paylaşmaya başlayan kişidir. Hediye etmeye başlayan kişidir. Hiçbir şey vermeden hidayete ermiş olamazsın yani. Bizim Müslümanlarda bir de böyle bir şey var. Bir kişi için hidayete erdi derler. Peki ne yaptı? Namaz kıldı, oruç tuttu, çarşafa girdi hidayete erdi… Ama hiçbir şey vermemiş. Kendinden ne verdi? Hidayete erenler hediye vermeye başlar. İslam paylaşma dinidir. Vermediğin sürece, paylaşmadığın sürece doğru yola da girmiş olmazsın, hidayete de ermiş olmazsın. Namaz kılınca hidayete erilmez… Sadece seninle Allah arasında olan, bana göre yalnız yaptığında daha güzel olan namaz kılmak ile hidayete erilmez… Bir karanlık köşede, kimsenin görmediği yerde yakaran secde eden birisi daha dindardır bence. Mescide namaz için değil toplantı için toplanılır.

KUR'AN'DA ÖRTÜNMEK VAR AMA KADIN DÖVMEK YOK

Kur'an'ın kadın yorumu da sizde farklılık gösteriyor. Kur'an'a göre kadın örtünmek zorunda mı? Dahası "darb" yani dövmek yoktur diyorsunuz. Bu konuda bütün İslam alimleri müttefik mi?

Kur’anda örtünmek var ama dövmek yoktur. Örtünmek vardır ama nasıl? Bu örtünmeye başörtüsü dahil midir değil midir tartışmalıdır. Başını örtmeyen kişi de örtünmüş olabilir. İllaki başını örtmesi şart değlidir. Kur’an’da örtünme yok dediğim anlamına gelmez. Mü’min kadınlar dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar diyor. Bu örtüye baştaki saçı örtmek dahil midir değil midir? Ayetin kendisine bakarsan destekleyici diğer ayetlerle desteklenmesi lazım. O da bir yerde geçiyor. Örtülerini başlarından aşağı salsınlar mı diyor, omuzlarını örtsünler mi diyor? Sadece omuzlarını mı örtsünler diyor. İfade muğlaktır. Kapalıdır. Ben bu kapalılığın bilerek yapıldığı görüşündeyim. Yani başını örten ve açanlar sıkıntıya girmesin diye… Saçını açarak da bu iş olur. Şahsa bırakılmıştır. Başını örtmek istiyorsan saçını örterek de yapabilirsin. Bu tamamen şahsa bırakılmıştır. Ben çok görüyorum, saçı açık olduğu halde çok güzel örtülü kadınlar var. İnsanın gözünün içine sokmadan giyiniyorlar ama saçları açık. Ben bunlara örtüsüz diyemem. Başını örttüğün halde de çıplak olabilirsin. İnsan görünce şaşırıyor. Madem böyle giyineceksiniz başınızı neden örtüyorsunuz. Israrla bir başörtüsü vurgusu var. Örtü sadece fiziken, kumaşla değildir. Ruhla ahlakla, takva elbisesi diye bir kavram var Kur’an’da. Önemli olan zihnen örtünmektir.

Bir de erkeklerin örtüsünden söz etmek lazım. Biz erkekler hep kadınları örtmekle meşgulüz. Peki bizim zihnen tesettürümüz ne olacak?

Erkekler sorumlu hissetmiyor. Halbuki Kur’an’da “onlara söyle gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar” diyor. Bu emir hem erkeklere hem kadınlaradır. Bence gözlerini güzel bakmaya alıştırsınlar ve kendileri için meşru olmayan kadın ve erkekleri kendi anneleri bacıları kardeşleri gibi görsünler diye anlıyorum. Merhamet ve şefkatle baksınlar demektir. Bunun dışında Kur’an’da kadınlara üç şey daha söyleniyor. Konuşurken düzgün konuşsunlar diyor mesela. Yürürken cahiliye dönemi kadınları gibi yürümesinler diyor. Bir de dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar diyor. Bunlar erkeklerden fazla olarak kadınlara emredilmiştir.

Kadınları dövme meselesinde ne diyorsunuz peki?

Darb ayeti vardır Kur’anda… Bu dövmek değildir. Ben bunu geçici ayrılık olarak yorumluyorum. Kelimenin öyle bir anlamı var. Çağdaş Arapça’da da “darabe” kelimesi, yeryüzünde geçici olarak sefere çıktığınızda “darabtu fil’arz” deriz. Bir  yerden geçici olarak ayrılmak anlamına geliyor. İşte Kur’an’da kadınlarla ilgili olan ve dövme olarak algılanan ayet “evleri geçici olarak ayırmak” manasındadır. Kadın ve erkek arasındaki şiddetli geçimsizlik durumunda beş şey yapılması öneriliyor. Birincisi oturup konuşmak, ikincisi evde yatakları ayırmak, üçüncüsü evi ayırmak yani evden bir müddet ayrılmak, dördüncüsü hakemler çağırmak beşincisi ise talak  yani boşanmaktır. İşte darb dediğimiz şey bu beş aşamanın üçüncüsü olan evleri ayırmak yani kadın ve erkeğin bir süre farklı evlerde yaşamasıdır.

ÇOK EŞLİLİK MUHAFAZAKAR ZAMPARALIĞA KILIFTIR

Çok eşliliği muhafazakar zamparalığa dini kılıf olarak yorumluyorsunuz. Bugün de çok yaşanıyor bu... Muhafazakarlar ise ellerinde olan bir hakkı kullandıklarını öne sürüyorlar. Nasıl hallolur bu mesele? Muhafazakar zamparalığa dini kılıftır çok eşlilik. Benim görüşüme göre Kur’an’da çok eşlilik diye bir şey yoktur. Dörtle sınırlandırma diye bir şey de yoktur. Dörde kadar izin verme diye bir şey de yoktur.

Ne vardır öyleyse?

Teke indirme vardır. Kur’an’ın hitap ettiği toplum zaten çok eşli bir toplumdur. Peygamberin kendisi dahil sahabelerin bir çoğu çeşitli savaşlar neticesinde kadın nüfusunun fazla olmasından, kadınların çalışabileceği bir iş sahası olmamasından, kadın pazarları cariye pazarları kurulduğundan dolayı, savaşlarda esir güvencesi sağlayan teşkilat olmadığından dolayı çok eş almışlardır. Gidiyorsun savaşta bir yeri basıyorsun erkeklerini öldürüyorsun, kadınlarını götürüp pazarda satıyorsun. İslam’dan önce durum buydu. Böyle bir ortam yani. Bu ortamda Orta Arabistan poligaminin yani çok eşliliğin olduğu bir toplumdur. Kur’an, çok eşliliğin, efendi köle ilişkisinin olduğu, zengin yoksul arasındaki uçurumun had safhada olduğu, kadınların alınıp satıldığı, kölelerle aynı sofraya oturulmayan, faizle insanlara borç verilip ödemeyenlerin erkeklerinin köle yapıldığı, kadınlarının fuhuşhanelerde çalıştırıldığı, savaşta yenilince köle olduğun bir topluma gelmiştir. Böyle bir topluma Kur’an-ı Kerim gelmiş. Bu toplumu efendi köle ilişkisinden arındıran, insanların azat edildiği, tek tek insanların Adem ile Havva gibi çiftler olduğu, zengin yoksul uçurumunun yok olduğu, herkesin elinin iş tuttuğu, kimsenin kimseyi sömürmediği, araya sınırlar ve sınıfların girmediği bir topluma dönüştürmüş… Yedinci yüzyılın katı feodal toplumunun içinde böyle bir toplum oluşturulmaya çalışılmış. Dolayısıyla Kur’an’da kölelik yoktur ama hitap ettiği toplumda vardı. Kur’an’da çok eşlilik yoktu ama hitap ettiği toplumda vardı.

Kur’an’daki çok eşlilik ayeti ne olacak peki?

Kur’an hitap ettiği çok eşli toplumu teke indirme amacıyla o ayetleri göndermiş. O ayetin tam çevirisi bence şudur. Nisa 3. Ayettir. Taaddüdü zevcat ayeti olarak bilinir. Yetimlerin malına el uzatmayın diye başlıyor. Konu bir kere yetimlerle ilgili. Çok eşlilikle ilgili değil. Neden öyle? Çünkü Müslümanlar Bedir’den sonra Uhud’dan sonra aralarında bir sürü dul kadın ve yetim ortaya çıktı. O kadınlarla evlendiler. Her birinin bir çok eşi oldu. Bir adamın yanında diyelim 4-5 kadın var, onunla beraber de 15 yetim geliyor. Bunun neticesinde geçim sıkıntısı ortaya çıktı. Şöyle düşündüler. Bu yetimlerin anne babalarından kalan malları, hayvanları var… Bunları kendi malımız gibi görerek diğer aile fertlerine de harcayabiliriz dediler. Yetimlerin malını da kullanmaya başladılar. Buna kalkışınca bu ayet indirildi. Yetimlerin malına el uzatmayın denildi. Buna hakkınız yok denildi. Eğer adaletsizlikten korkuyorsanız o zaman o evlendiğiniz kadınlardan dörder, üçer ve ikişer azaltarak evlenin hatta bire indirin. Böyle  yaparsanız çok kadın almanın getirmiş olduğu geçim sıkıntısından kurtulursunuz. Daha rahat edersiniz böylece adaletsizlik yapmamış olursunuz. Buradan çok eşliliğe ruhsat veriliyor denilir mi? Onlar zaten çok eşli… Şimdi şu anda günümüzde, bir Müslüman tek eşli ise Kur’an’ın amacını yerine getirmiştir. O bu ayetin muhatabı değildir. Bu ayetin muhatabı hala çok eşli olanlar varsa onlardır. Adam hala dört eşli ise bire indir diyor.

Şu anda bir evlilik yapmakta bile zorlanan insanlar varken, bu konunun tartışılması ilginç değil mi?

Dediğiniz gibi şu anda zaten bir kadınla evlenmek bile çok zor. Eğer malları çoksa Müslümanların ve iyilik yapmak istiyorlarsa yol da bellidir. Bir adam diyelim parası çok. Dört kadınla evlenebilecek durumda. Ben onlara diyorum ki gel böyle bir akılsızlık yapma. Dört kadınla evlenip de mutlu olan görmedim. Kavga gürültü kıskançlık alıp başını gidiyor. Hayatı zehir oluyor. Bunlara önereceğim yol şudur. Evlendiğiniz tek eşinizle mutlu olmaya bakınız. Onunla konuşma ve diyalog yolları arayınız. Allah bir Adem ile bir Havva’ya birbirlerini mutlu edecek gücü kuvveti ruh halini vermiştir. Siz eğer paranız çoksa evlendiğiniz eşinizin yerine ikinci üçüncü dördüncü eş almayı düşünmeyi bırakın, bir tane eşle bile evlenemeyen ve fakat birbirini seven bir sürü genç var. Onları evlendirin. Onların evlenmelerine önayak olun. Düğünlerini yapın, mobilyalarını alın, evlerini tutun… Çocuklar evlensin… Niye paran olduğu zaman hep kendini düşünüyorsun? Hemen böyle ikinci üçüncü… Hidayete ermek istiyorsan bir sürü birbirini sevdiği halde parası olmadığı için evlenemeyen genç var. Onları evlendirin… Kur’an’ın emridir bu. İçinizdeki bekarları evlendirin diyor. Asıl bu farzdır. Al sana farz… Kur’ani bir emir…

ZEKAT KIRKTA BİR DEĞİL, İHTİYAÇTAN FAZLASINI BAĞIŞLAMAKTIR

Gelelim sizin en sık anlattığınız "ihtiyaçtan fazlasını infak" meselesine. Bunu çoğu yerde namazdan daha önemli görüyorsunuz. Hatta Kur'an'daki salat kelimesinin "yardımlaşma" olduğunu belirtiyorsunuz. Ancak bunu sizden başka diyen yok gibi. Sadece sizin dile getirdiğiniz bu yorumun isabetli olma ihtimali nedir?

İslam tarihinde böyle yorumlar var. Ki Kur’an’ın kendisi bir kere böyle söylüyor. Biz Kur’an’dan ayetler söylüyoruz. Bakara 219. Ayet… “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar de ki ihtiyaçtan fazlasını…” Bu Türkiye’de seksen tane meal var. Açıp okunabilir. En az yetmiş mealde ihtiyaçtan fazlası kavramı kullanılıyor. Bazıları gönlünüzden yettiğince verin diye çeviriyor ama en az seksen mealin yetmişinde ihtiyaçtan fazlasını verin diye çevriliyor. Bu bütün İslam dünyasının her yerinde yapılan çevirilerde böyledir. Salat ise tam karşılığı destekleşmedir. Bu kelimenin köküne indiğimizde bunu görüyoruz. Destekleşme kelimesi Türkçe’de pek kullanılmıyor. Onun yerine yaygın yaşayan Türkçe’de kullanılan yardımlaşma ve dayanışma kelimesi var. Mesela Türkiye’de 27 bin tane dernek ismi var. Sonları hep Eğitim, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği diye biter. Şimdi Salat da tam olarak budur işte. Birbirini eğitmek, yardımlaşmak ve dayanışmaktır. Kur’an’ı Kerim’de namaz anlamında kullanılan çok az kısım var. Onu da kabul ediyorum. Güneşin hareketleriyle beraber salat, tesbih ve tenzih kelimeleri kullanılıyor.  Güneş doğduğunda, yükseldiğinde ve karanlık bastığında gibi ifadeler var. Bunlar eski dünya dinlerindeki güneşin doğuş yükseliş ve batış zamanlarında tapınaklarda ritüel icra etme kültürü ve geleneği var. Kur’an bunu da sürdürüyor. Salat’ın bir bölümü de bu anlama geliyor. Salat kelimesi 130 yerde kullanılıyor. 10 civarında yerde işte böyle tesbih ve tenzih ile beraber geçiyor. Burada bildiğimiz namaz kastediliyor. 130 yerin en fazla 10 tanesinde Salat kelimesi namaz anlamında kullanılırken geriye kalan 120 yerde ise bizim dediğimiz dayanışma anlamında kullanılıyor. Ama bunların hepsi namaz gibi çevrilmiş işte biz buraya itiraz ediyoruz. Salat’ın bir de zekatla zikredilen yerleri var ki tam da bizim dediğimiz manayı ifade ediyor. “Akimussala ve atuzzeka” işte bu Kur’an’ın belkemiği bir kavramdır. Bunu şöyle çeviriyorlar: “Beş vakit namaz kılarlar ve kırkta bir zekat verirler”… Salatı beş vakitle sınırlandırıyor ve donduruyor zekatı da kırkta bire indiriyor. Halbuki zekat ihtiyaçtan fazla olan şeydir. Fazlalaşan şeydir. Kelime anlamı da o zaten. Adamın kavrayışı fazlaysa zeki diyoruz. Zeki adam yani kavrayışı diğerlerinden daha fazla. Oradaki “Akimussala ve atuzzeka” ayetini şöyle anlamak gerekiyor: Yardımlaşma ve dayanışmayı ayağa kaldırırlar. İkame ederler. Fazla olanı da verirler. İslam tarihinde Hasan-ı Basri hazretlerini araştırsınlar. Her ümmetin bir putu vardır. Bu ümmetin putu da maldır diyen biri… Aynı zamanda kişinin beş bin dirhemden fazla parası olamayacağına dair fetva vermiştir. Bir yıllık ihtiyaçtan fazlasını elinde tutamaz demektedir. Hazreti Ali’de de vardır 4 bin dirhem sınır. Peygamberimizde de vardır hakeza. Ebuzer El Gıfari Peygamberin yolundan ayrılıp ihtiyaç fazlası değil de kırkta bir olduğunu söyleyenlere karşı çıkmıştır. Diyor ki siz neden kırkta bire indiriyorsunuz zekatı. Kur’an’da öyle bir şey yok diyor. Kırkta bir Kur’an’ı Kerim’de Necm suresi 34. Ayette eleştirilir. Azını verir çoğuna cimrice sarılır diyor. Kırkta otuz dokuzuna sarılır, birini verir.. Bu zaten müşriklerin verme tarzıydı. Velid Bin Muğire’yi eleştiriyor bu ayette. Kur’an bunu kaldırdı “ihtiyaçtan fazlası” hükmünü getirdi.

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI BÜTÜN FIRILDAKLARIN MERKEZİ OLMUŞ

Sizin bir cemaat-ankebut ayrımınız var ki herkes okumalı.. Ancak ütobik bir cemaat tahayyülünüz var. Günümüz cemaatleri bu ütopyayı ne kadar karşılıyor? Peki Ankebut'u karşılayanlar kimler?

Ben ideal olanla yoldan çıkmış olanı karşılaştırıyorum. Ankebut Suresi var Kur’an’da. Örümcek ağı anlamına geliyor. Müslümanlar Medine’ye gelince Peygamber bir mescid açıyor. Orada hayyalelsalah diye okunduğunda bu haydi toplantıya gelin demektir. Geliyorlar namaz da kılıyorlar, toplantı da yapıyorlar. Mescidin kapıları açık. Kapıya kilit falan vurulmuyor. Peygamberin evi de orada. Peygamber’deki cemaat ortamı bu. Orada toplantı yaparken veya namaz kılarken kapı kapatılması gibi bir şey yok. Peygamber orada konuşuyor kapı açık. Yoldan o sırada geçen biri ne diyor bunlar diye merak ederse gelip aralarına karışıp dinleyebilir. Kapalı kapılar ardına çekilme yok. Fiskos dolap çevirme yok. Aleniyet var açıklık var yalansızlık var. Tam gerçek cemaat bu. Fakat münafıklardan bazıları Peygamberin bu açık mescid ortamını terk edip toplantıdan sonra evlerde toplanıp bazı planlar dolaplar çevirmeye başlıyorlar. Kur’an’ın ankebut dediği bunlar. Örümcek yuvaları… Ağlarını örüyorlar… Plan yapıyorlar… Ne yapalım ne yapalım müşriklerle işbirliği mi yapalım diye düşünüyorlar. Peygamberin açıklık ve aleniyet ortamını terk edip buralarda toplanıyorlar. Ben işte bu tanımı kullanarak cemaat ve ankebut dedim. Demek ki Peygamberin mescidinde olan şey cemaattir. Ankebut ise gizli dolap çevirme yalan dolan işler döndürme yeridir. Günümüzde baktığınız zaman eğer bir grup kapalı kapılar ardında dolap çeviriyorsa, diğerinin aleyhine plan yapıyorsa, kasetini çekelim şantaj yapalım diyorsa… Bunu devletin kendisi yapıyor şimdi. Bunu devletin kendisi yapıyor. Devletin istihbaratında adam fırıldak çeviriyor. Herkes gittikten sonra camiye bira kutusunu bırakalım. Sonra onu fotoğraflayalım camide içki içtiler diye yaygara koparalım dediler ve bunu yaptılar. Yeryüzü iftarları düzenleniyor. Adam plan kuruyor. Gideceksiniz iftarın kenarına ilişeceksiniz birayı sofranın kenarına koyacaksınız fotoğrafı çektireceksiniz gideceksiniz diyor… O fotoğrafı her yere yayacaksın… İftarı birayla açmışlar diye… Bakın bunların hepsi ankebuttur işte. Plan kuruyor adam. Desise kuruyor. Ben şu anda hükümetin istihbarat teşkilatının tamamen hükümete çalıştığını ve fırıldakların merkezi haline geldiğini düşünüyorum. Fırıldak merkezine dönüştü. Bayrak indiren de onlar bayrağı yakanlar da onlar. Kabataş’ta başörtülü bacımı süründürdüler tezgahını ayarlayanlar da onlar. Camiye bira koyan da iftar sofrasına koyan da onlar. Hepsi bunlar aynı noktadan çevrilen fırıldaklar. Bunlar hepsi ankebuttur. Bunu ister devlet ister başka bir grup yapsın.
ETİKETLER :
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer RÖPORTAJ haberleri
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Sizce Ceylanpınar'ın en büyük sorunu nedir ?
HEPSİ
SOSYAL ALANLARIN EKSİKLİĞİ
MESLEK YÜKSEK OKULU
ALT YAPI
YENİ HASTAHANE
TAPU
EĞİTİM
İŞSİZLİK
Image and video hosting by TinyPic
ceylanpinargazetesi.com
© Copyright 2013 SorBaran. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
facebook/ceylanpinargazetesi           twitter/gazetesi_c              
mail: ceylanpinargazetesi@mynet      tel:0 414 471 40 19
canlı bahis sex hikaye adana escort bayan gaziantep escort